baharat fiyatları ile allah bize yeter


baharat fiyatları ile allah bize yeter evet arkadaslar sizlere en güzel yazıları yazan baharat fiyatları diyorki fikir birliği yok gibi görünüyordu. Biri mevzuyu ka hazırlanırken diğeri ona fırsat vermeden söze girdi“Bazı gumplar kendilerini Kemalistlerle birlikte hareketmeye mecbur hissediyor. ”“Bazıları onlarla musalâha peşinde.”“Aralarında onlar hakkında hiç konuşmamayı tercih eden 1er de var. ”“Bazıları ise onlara yaranma çabasında.”“Onlardan istifade etmeye çalışanlar da var.”
Yanındakiler de onun fikrine iştirak edince, ard arda birbirini destekler mahiyetteki bu ifadeler yükseldi. Her grubun, şahs-ı manevînin teşekkülü safhasında varlığını lüzumlu kılan bir hususiyet taşıdığını, öyle bir özelliği olmayan küçük gmplann da diğer gmplar arasındaki irtibatı sağlama vazifesini yapabileceğini söyleyenler oldu.

Bizim fazla söze karışmasak da anlatılanları ilgi ile dinlediğimizi gören kişi, aralarında fikir ayrılığı olmadığını göstermek istercesine böyle meselelerin konuşulmasını pek istemeyen arkadaşına döndü.
“Kemalistler Said Nursî hakkında senakâr ifadeler kullanırlar mı?”
“Kullanmazlar.”
“Nur hareketinin gelişmesine müsamaha ile bakarlar mı?” “Bakmazlar.”
“Taraftarlarının Risale-i Nurları okumalarını isterler mi?"
“Değil okumalarını istemek, varlığından haberdar olmamaları için ellerinden geleni yaparlar.
Allah Bize Yeter \ 185
„Y2ni yasaklama kararlarının ve karalama kampanyaları-•ırdıncla onlar var değil mi?”
(llH ‘
,.Qnlar ve ortak hareket ettikleri ifsat komiteleri var.”
«peki, neden Nur hareketi içinde temayüz etmiş bazı kişi-lıer vesile ile Mustafa Kemal’e methiye düzerler, kendile-lini Kemalistlerle dostluk kurmaya mecbur hissederler?”
İçine düştükleri zaaf hâlinden olsa gerek,”
“Bu hususta gösterilecek zaaf, hareketin özünü yaralaya-(•al( kadar zararlıdır.”
“Ona ne şüphe.”
“0 halde biz, hayatımız pahasına da olsa Kemalizm’in karşısındaki istikrarlı duruşumuzu korumalıyız.”
“Elbette.”
Konuşmalardan, diğer cemaatlerle ilgili meselenin açılmasını istemeyen kişinin, grubun duruşuna, tavrına ve kararlı mücadelesine karşı olduğundan değil, yaranın deşilmesinde fayda görmediğinden öyle bir tavır içine girdiği anlaşılıyordu.
Nur hareketine mensup grupların Mustafa Kemal, Kemalizm, resmî ideoloji, devletin rejimi gibi hususlar hakkında Ortak bir tavır sergileyemediklerini bildiğimden; arkadaşıma bakarak bu gmbun isabetli bulup takdir ettiğim tavrını “Hah işte bu” dercesine orada bir kere daha seslendirmek istedim.
“Yeni Asya, her vesile ile o husustaki kanaatlerini ifade ederek dumşunu istikrarlı bir hayat düsturu hâline getirmiştir."
“Başka hiçbir farkı olmasa, sadece şu vasfı bile bu cemaati hrklı kılmaya yeter.
186/Allah Bize Yeter
“Bu fark ana gövde vasfı da sayılabilir mi?”
“Evet, sayılabilir. Bu gruba şahs-ı manevî teşekkül ken, ana gövdeyi meydana getirecek çekirdek, filiz y, dan nazarı ile de bakılabilir.”
'eyar^
Onlar bu mükâlemeden de pek bir şey anlamadılar ve ^ birlerine bakarak söylenenlere mana vermeye çalıştılar, niç seleyi izah etmeye kalksak, mevzu bir hayli derinleşecekı.
Biz manzaranın derin fikirleri müzakere etmeye pek müsa,, olmadığını düşünerek izah cihetine gitmedik. Onlar da soı, mayınca sohbet tekrar başladığı mecraya döndü.
Bu sefer manzara değil, anbean değişen şekillerin tedai ettirdiği manalar şekillendirdi sohbetin akışını. Guruba yaklaşan güneş, pembeleşen ufuk, allanan deniz, akşam kızıllığı içinde görüntüsü yavaş yavaş eriyen adalar, rüzgânn hızına göre şekil değiştiren bulutlar, vapurların ardı sıra köpük köpük kabaran dalgalar, kanat çırpan, çığlık atan, süzülen, suya dalan martılar ve daha bin bir türlü hâl.
Bunlar, tabiî tabloda göze takılan güzelliklerdi. Bir de göze görünmeyen, küçük bir baş hareketi ile yüceliklere çıkıp derinliklere daldıkça muhayyilede şekillenen ve ancak hayal hassası ile hissedilebilen gaybî tarafı vardı bu manzaranın.
Çoğumuz, o anda o muhayyel âlemlere dalmaya müheyya idik. Lâkin tahayyül zamanının tulu’u, gurubu yoktu. Orada vakit hep özlenen hazlar içinde geçtiğinden irade ile girmek mümkün olsa da, isteyerek çıkmak mümkün olmayabilirdi.
Biz, süresini hislerin, hayallerin tayin ettiği yeni hayalî ma^ ceralar yaşamaya hazırlanırken davet sahibi arkadaşlar, vaktin bir hayli geçtiğini, yollarının da uzun olduğunu söyleyerek müsaade isteyince K’-'-kte kalktık.
Allah Bize Yeter \ 187
Yola kadar inerek onları uğurladıktan sonra ne yapacağı-^^0, karar vermeye çalışırken kendimizi Sarayburnu’nda Ijulduk. Haliç’in ve Boğaz’ın Marmara ile kaynaştığı kıyıda (jşlann üzerine oturup Avrupa kıtasının en yakın noktasından Asya’ya bakarak seyahat hatıralarını yadettik.
Güneşin batıp suyun kararmaya başladığı vakte kadar, ıflüstesna manzaranın murassa birer parçası imiş gibi sessiz ve hareketsiz bir şekilde etrafı seyrettik. Kabaran dalgaların, hızlanan rüzgârla uçuşan su zen-elerinin serinliğini tenimizde hissetince ıslanma kaygısına kapılıp oradan ayrıldık.
Birbirimize tahassüslerimizi anlatarak yola çıktığımızda üç yön açıldı önümüze. Bir taraf otobüs durağına gidiyor, karşısı Gülhane Parkı’na açılıyordu. Surlarla sular arasında uzanan cihetse gumbun izini takip ediyordu.
Durgun denizi pembe bir tül gibi örten gurubun allığı ruhumuzu cezp edince gayriihtiyarî o tarafa döndük ve şehrin ışıklan suya aksedinceye kadar kâh denize, kâh karaya bakarak ağır adımlarla yol aldık.
Ufkun kızıllığının yerini mehtabın gümüşî aydınlığına bırakması hengâmında şekillenen renk teressümünü daha iyi temaşa edebilmek maksadıyla Cankurtaran rıhtımında, kışın karaya vurup parçalanan bir sandal kaburgasının üzerine oturarak lâtifelerimizi manzaranın aguşuna bıraktık.
Görmek, duymak, tatmak, dokunmak, koklamak, düşünmek, hissetmek, hayal kurmak gibi uzuvlar ve hasseler ara-smda bir tercih yapmadan yaşadığımız her şeyi hafızamıza nakşettik. Arkadaşım en çok neye dikkat ediyordu bilmiyo-nım, ama benim nazarım hatt-ı simine takılıp kalınca toparlandım.
pare bir tülle kaplamak yerine ince tellerden örülmüş kuşak gibi Marmara’yı boydan boya sarmış ve karanlığ^'J'*^ sından nazarları aya bağlayan parlak bir yol açmıştı,
Ruhum, temaşaya aşina olduğu hatt-ı siminden aya kanatlanmaya hazırlanırken yoldaşıma baktım. Onun bu hattını fark etmediğini ve başka hâllerle hâllenmekte ol(j, ğunu görünce, yakamozlar âleminden de nasibini almaş, istedim.
“Bize yine yol göründü.” “Ne yolu?”
“Baksana önümüze açılan şu hatt-ı simine.”
Ne demek istediğimi sözlerinden değil de yüz ifadeleıiD.
den anlamak istiyormuş gibi önce donuk bir nazarla banj baktı. Benim hatt-ı siminle hemhal olduğumu görünceoü-rafa döndü. İşığın parlaklığından kamaşan gözlerim avuçla-rının ayası ile ovuşturarak ışığa alıştırmaya çalıştı.
Oturduğu yerde pek rahat edememiş olmalı ki sağa, solı kayarak düz bir zemin buldu. Sonra bir iki adım önündeli kayalann arasında çırpınıp duran suya baktı. Göz kapaklan»! hızlı hızlı açıp kapayarak ileri doğru baktı.
İlk defa denize giren çocuk gibi ürkekti bakışları. 5 la yalpalayan tedirgin birkaç hamle yaparak cesaretinitopİJ-dı ve derinlere dalmak istercesine nazarını yakamoz pınllılt rının arasına bıraktı. Ardından da başını yavaş yavaş kaW» rak denizi, ufku ve gökyüzünü seyretti.
Allah Bize Yeter \ 189
yırtık ikimiz de aynı battaydık. Haftalar önce birlikte çıktı-.0CL ve Anadolu’yu bir baştan bir başa gezip İstanbul’u adım dolaşarak yolun sonuna geldiğimiz sırada başla-bu semavî seyeranın geç saatlere kadar devam etmesine jjflcadaşımın sorduğu soru fırsat vermedi.
“Nereye gidiyor bu yol?”
“Ötelere.”
“Bırak öteleri de, burada ne olacak onu söyle sen.”
“Neyi merak ediyorsun?”
“Uzun bir müşahede faslından sonra ‘Hah işte bu.’ dedik. Şimdi ne yapacağız?”
“Şahs-ı manevînin azalan arasındaki irtibatın sağlanmasını ve insicamlı işleyişin tecelli etmesini bekleyeceğiz.”
“Ne kadar sürecek bu bekleyiş?”
“Risale-i Nur’un Şahs-ı manevîsi meydana gelene kadar.”
“Sonra?”
“Sonra onun İslâm’ın şahs-ı manevîsi hâline gelmesi için fiilî ve zikrî dua edeceğiz.”
Geceyi, seyrine doyum olmayan parlak bir sırla saran mehtabın gümüşî aydınlığı onun simasına da aksettiği için jaızü pınl pırıl, gözleri ışıl ışıldı. O anda hafifçe eğilip suya bakarak yüzünün aksini bir görebilse, görüntüsüne hayran kalıp nazannı ayıramayarak nergis gibi toprağa kök salabilirdi.
Bu nuranî simada hissî bir tedirginlik sezince, böyle bir niyetinin olmadığını anladım ve onu kendi hâline bırakıp mehtap manzarasını temaşaya başlamak istedim. Lâkin ruh bedene dönmüştü bir kere. Onu o katılıkların arasından çıkarıp
190/Allah Bize Yeter
yakamozların içine atarak eritmek pek kolay olma vazgeçtim.
O aydınlık ummana dalmadan kıyıda oturmanın n '
değil azap vereceğini hissedince kalktım. Oturmakta^ maya başladığı anlaşılan arkadaşım da beni takip etti nikapı’ya doğru yürüdük. *
Yol kıyıdan biraz uzaklaştığı için dalgaların kayalarla daşması duyulmaz oldu. Arkadaşım, gün boyu zihnindeı,^ riken ve sahil yürüyüşü, mehtap temaşası sırasında den, dökemediği fikir kırıntılarının, hayal artıklarının, düşün, tortularının durdukça ağırlaştığını hissedince somlarla zi^ ni boşaltma gayreti içine girdi.
“Kim sağlayacak uzuvların arasındaki irtibatı.”
“Gövde vasfını koruyan grup.”
“Yani Yeni Asya cemaati.”
“Evet.”
“Şu anda öyle bir güçleri yok gibi görünüyor.”
“Sence niyetleri var mı?”
“Var.”
“Gayret ediyorlar mı?”
“Ediyorlar.”
“Şimdilik bu yeter.”
“Kendileri, yeteri kadar güçlü olmadıklarını biliyorlar® “Biliyorlar.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Kutlular’ın, ‘Elbette birlikte olduğumuz dönemlerdeki dar yüksekte ve hızlı dalgalanmıyor bu bayrak.’ sö# den.”
Allah Bize Yeter \ 191
“Bu sözden, Tekrar yükselmek ve hızlı dalgalanmak için t)irlikte olmak gerekiyor.’ manası çıkar mı?”
“Çıkar tabi.”
“0 zamana kadar ne yapmaları gerekiyor?”
“Bir kaşık yoğurdun yaptığını yapmaları.”
Akşamın alaca karanlığında yaptığım yoğurt teşbihi ona biraz soğuk gelmiş olacak ki durdu. Gözleri karanlıkta zor seçiyormuş gibi eğilip dikkatle yüzüme baktı. Ciddî olduğunu görünce doğruldu. Bir şey söylemeye niyetlendi ise de vazgeçti. Yaşanan zamanla yapılan teşbih arasındaki renk tenakuzunu çözmeye çalıştı.
0 işin içinden çıkamayınca dikkatle etrafına bakarak yoğurdu tedai ettirecek bir cisim, şekil, renk aradı. Bulamayınca, vakit kazanmak istercesine eli ile taşlan yokladı, ayakkabısının ucu ile toprağı deşti, parmaklarını kenetleyip geriye doğru gerinerek kulunç çıtırtılarını dinledi.
Neden sonra fark etti gökyüzündeki ayı. Görebildiği yerde bir kaşık yoğurda benzeyen tek şey oydu. Ayın, ışığı ile semayı aydınlatarak kendine benzetmekle kalmayıp yeryüzüne de aksettiğini ve geceyi, içindeki her şeyle birlikte berraklaştırdığını gördü.
Karşısındaki manzara ile yapılan teşbih arasında bazı benzerlikler bulunca rahatladı. Müşahedelerini benim de düşünmemi sağlamak maksadıyla uzun uzun parlak ayı, berrak semayı, Marmara’nın yüzüne yayılmaya başlayan gümüş hattı seyretti ve bana bakarak gülümsedi. Sözlerinde tasavvurunu bana da teyit ettirme temayülü vardı.
“Ne yapar ki bir kaşık yoğurt?”
“Bir kazan sütü kendine benzetir.”
192/Allah Bize Yeter
“Bu teşbih Nasrecidin Hoca’nın ‘Ya tutarsa “Hayır.”
“O zaman izahı gerekir.”
“Bir kaşık yoğurdun, bir kazan sütü kendine be
mesi için bazı şartların yerine gelmesi gerekir.” “Ne gibi şartlarmış onlar?”
“İlki, yoğurdun asliyetini, safiyetini kommasi; ekşiyip pürerek bozulmaması.”
“İkincisi?”
“İkincisi, sütün sağılıp süzülerek iyice kaynatılması.” “Kaynatma işi ne kadar sürecek?”
“Süte karışan su buharlaşana, zararlı bakteriler ölene la. dar.”
“Bu arada bir kısmı taşacak, dökülecek.”
“O da bu işin darası, firesi.”
“Darası, firesi çıkınca ne olacak?”
“Süt, sıcaklığı hissedilse de teni yakmayacak hâle gelince ye kadar bekletilecek.”
“Yani ılıklaşacak.”
“Ilıklaşacak.”
“Dahası var mı?”
“Var.”
“O halde o safhaları da söyle.”
“Ardından bir kaşık yoğurt, süt kazanının içine dökiil^ cek ve her tarafına nüfuz edecek şekilde karıştırılacak.
Allah Bize Yeter \ 193
İjapatılacak ve mayalanma sırasında ılıklığını koruyacak şe-Ijilde sıkıca sarılacak.”
“Sonra?”
“Sonrası, kalıp gibi bir kazan yoğurt.”
Sessizleştik. Zaten hareketsiz duruyorduk. Buna bir de sessizlik eklenince gecenin o vaktinde deniz kenarındaki varlığımız lüzumsuz gibi görünmeye başladı. Arkadaşıma baktım, yüz hatlarını seçemediğim için ne düşündüğünü anlayamadım.
İçine düştüğümüz sessizlik girdabından bir çıkış yolu ararken hatırladım Said Nursî’nin tarzını. O iman hakikatlerini anlatırken “Şu temsilî hikayeciği dinle.” diyerek küçük bir kıssa anlatır, ardından da “Şu temsilin dürbünü ile hakikatin ı-üzüne bak.” diyerek hikâyeden hakikate geçerdi. Ben de öyle yapmak istedim. Dirseğimle hafifçe dürterek dikkatini çektim.
“Şimdi temsil dürbünü ile hakikatin yüzüne bakacağız.”
“Karanlıkta görebilecek miyiz?”
“Kalp gözü gece görüşlüdür. Karanlıktan etkilenmez.”
0, bu teşbihe gülümseyerek mukabele ederken ben ciddî bir tavırla konuşmaya başladım. Önce aralanndaki benzerliklere dikkat çekerek Nur cemaatini yoğurda, cemiyeti de bir kazan süte benzetmemin sebebini izah ettim.
Aslında yalnız Nurcular değil, cemiyete kendi hususiyetleri istikametinde yön vermeye çalışan bütün cemaatler, fikir grupları ve dinî hizmet kuruluşları da bir kaşık yoğurt mesabesinde idi. Hepsi isabetli gördüğü hitap yollan ve irşat tarzları ile cemiyeti kendine benzetmeye çalışıyordu.
194/Allah Bize Yeter
Devlet kadrolarına hâkim olan Kemalistler de defler taşıdıklarından, gayesi cemiyete tesir etmek lartn ekseriyeti onlarla çatışmamak için bazı maksatl^"
leme veya değerlerinden taviz verme, kalanlarsa silâb^^
cadele etme cihetine gidiyorlardı. '
Nur hareketi içinde yer alan gruplar, Said Nursı’rtmlij. tarzını ve hizmet şeklini örnek aldıklarından menfi vollan^ vessül etmiyorlarsa da bazı değerlerinden taviz veıebil^jj^ lardı. Çoğu zaman kendi mensuplarına bile izah etmeVu zorluk çektikleri bu tavizler yüzünden tesirleri azaldı^mij;,baharat fiyatları yoğurt özelliklerini korusalar da mayalama hususiyetini bediyorlardı.
Yeni Asya ekolü mensupları ise Kemalisüerin îiilı basV^. rina ve zecrî, malî, hukukî zorlamalarına maruz kaVmahnm rağmen değerlerinden taviz verme veya maksalVanm hedeflerini erteleme zaafı göstermiyorlardı.
Orada ayaküstü bunları anlattım arkadaşıma. Bit ikiyö^t çevresindeki tarikat mensuplarının yaptıkları bazı Vıatekeloi örnek vermenin dışında pek söz söylemedi ise de hareketleri, yüz ifadeleri, jest ve mimikleri l\e kanaalkm katıldığını ifade etti.
“Bu yoğurttan maya olur işte” dedi ben sözümü biimı
“Olur, elbet.” dedim fc>en de.
“Gelelim sütün taşıması gereken bususvyeüere.'’ “Gelelim.”
Gelme işini fiilen tahakkuk ettirmek istercesine Ben, yalnız cemaatin değil, cemiyetin her kesimimi li ateş üzerine konan İDİr kazan süt gihi fokur foki ğını anlatmaya başlayınca o yine istima makamıı
Allah BizeYeterN 195
jlk örneği yaşadığımız şehirden vermek istedim. Çünkü gün hoyu mulıatap olduğumuz insanların ekseriyeti nasıl bir ^elıirde yaşadığının farkında değildi. Meydana geliş sebebi ye neticesi itibariyle kendisini pek ilgilendirmeyen hadisele-fjd arasında işlerini yapma telâşıyla koşuşturup dumyordu.
Böyle işi çok, zihni meşgul, imkânı kıt insanların birbirinden hızla uzaklaştığına dikkat çektim. Onlara bir şeyler an-latnıanın zorluğunu nazara verdim ve önce insanları günlük hadiselerin tazyikinden kurtarmak gerektiğini söyledim.
Bir ara durup anlattığım hususlar hakkındaki kanaatlerini söylemesini bekledim. O bunu fark ettiği hâlde pek oralı olmayınca bakış açısını biraz genişlettim ve ülke meselelerini, siyasî hadiseleri medar-ı bahis ettim.
Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş isimleri yetmişli, seksenli yıllarda olduğu gibi doksanlı yılların başında da ülke gündemini işgale devam ediyordu. Onlara Evren, Özal, Çiller, İnönü, Yılmaz, Akbulut gibi isimler eklendiği için siyası hareketlilik bir hayli artmıştı.
Güneydoğu’da yaşanan tedhiş hadiseleri, askerî müdahaleler, seçim, referandum, koalisyonlar, Özal’ın cumhurbaşkanlığı, başkanlık sistemi gibi siyasî konularda mezkûr isimler arasında cereyan eden söz düellosu, onlardan ve partilerinin mensuplarından ziyade ahalinin zihnini meşgul ediyordu. İşyerlerinde, dairelerde, kahvelerde hep onlar konuşuluyor, tartışılıyordu.
Siyasî atışmaların yanı sıra asker-sivil tartışmaları, fikir çatışmaları, ekonomi boğuşmaları gibi İçtimaî hadiseler radyolar, televizyonlar vasıtasıyla evlerin oturma odalarına kadar girdiğinden artık aile fertleri arasında da o meseleler konuşulur, tartışılır olmuştu.
196/Allah Bize Yeter
Günlük işlerin yorgunluğu ve maddî sıkınlıların
yüzünden tahammül gücünü büyük ölçüde kaybeden ' dağarcığı iyice daralan insanlar, ufak bir fikir aynhğm
birlerini rencide edecek kadar kabalaşabiliyorlardı, '
miyetin huzurunu ve ailenin mutluluğunu bozuyordu
Her gün her yerde yaşanan bu gibi hadiselerin, aj^. için için, cemiyetin de fokur fokur kaynamasının tezah% olduğunu söylediğim zaman, bunların o kadar büyütüleçç^ meseleler olmadığını ihsas eden bir tavır içine girdi.
Bunun üzerine çareyi dışa açılmakta buldum. İlk olara| Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi ile başlayan Körfez Krizini tırlattım. Amerika’nın petrol hesaplarını, Türkiye’nin iki an. da bir derede kalmasını, NATO’nun işi ağırdan almasını, A\. aıpa Müttefik Kuvvetlerinin oyalama taktiklerini sıraladım
Dünyada yaşanan hadiseleri anlatırken kast-ı mahsuslı Ortadoğu’da vuku bulan olayların üzerinde durdum. Maka-din onun müdahale etmesini ve Avrupa’da, Afrika’da \t Uzakdoğu’da meydana gelen savaşları, isyanlan, kalliami» ve milyonlarca insanın etkilendiği tabiî afetleri ekleme» sağlamaktı.
Onun pek oralı olmadığını görünce İsrail’le Filistin a» daki gerginliği, iki Almanya arasındaki gelişmeleri, Rusyaiı yaşanan İdarî değişiklikleri, Kafkasları saran etnik harekellt ri, Balkanlar’da değişen dengeleri, Türk Yunan ilişkilem Kıbrıs’ı, Mısır’ı, Pakistan’ı, Afganistan’ı, Çin’i, Japonya’yı tu fırlattım.
Anlattıklarımı dikkatle dinliyormuş gibi yapsa da fazla! gilenmediğini görünce konuyu değiştirdim ve ekonomik ı« selelere, finans sektörüne, sanat edebiyat faaliyetlerine,sinf^ maya, tiyatroya, Nobel’e, Oscar’a girdim.
ilh
Allah Bize Yeter \ 197
genim, o yıl Türkiye’de ve dünya’da yaşanan siyasî, içti-İktisadî hadiselerin ekseriyetini özetleme çabama muka-Ijjl onun söylediği cümle, bunca gayretin boşuna olduğunu ima eder gibiydi.
“Hülâsa, cemiyet kazanı kaynamaya devam ediyor?” “Ediyor.”
“Süt buharlaşıyor, taşıyor, dökülüyor, bulaşıyor.”
“Öyle oluyor.”
“Bir süre sonra kaynama durulup süt ılıyacak.”
“Gidişat onu gösteriyor.”
“0 zaman da sütü mayalama işi başlayacak değil mi?” “Başlayacak.”
“Peki, bir kaşık yoğurt o kadar sütü mayalamaya yeter
Misal verme tarzında da olsa süt, yoğurt bahsine girdiğimiz andan itibaren hep bu işin nasıl yapılacağının sorulma-smdan korkmuştum. Korktuğumun başıma gelmesi için fazla beklememe gerek kalmadı. Arkadaşım, o cevabı alınca hızlı bir iki adım atarak önüme geçip karşıma dikildi ve sordu.
“Nasıl yeter?”
“Herkes vazifesini yaparsa yeter.”
“Ne vazifesi?”
“Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek vazifesi.”
“Kim yapacak bu vazifeyi?”
“Hazret-i Mehdî ve şakirtleri.”
198/Allah Bize Yeter
O bu hususun izahını bekliyordu ama ben
'^aha,
yokmuş gibi bir hareket yaparak yana doğru kaydım
hlvl
adımlarla yürüdüm. Maksadım düşünmek için
Zaman k.
maktı. O yetişmeye çalışırken ben oturacak iyi bir yer
rak biraz daha düşünme fırsatı buldum.
Bu sefer, denizi doldurmak için kim bilir nereden
getirilen koca bir kayanın üzerinde karşı karşıyaydık. önümüzde deniz, mehtap manzarası, ufuk, bulutlar, dağij| veya başka şeyler değil, bizzat kendimiz vardık veyüzyû^ bakarak konuşmak zorundaydık.
Muhataplar birbirine yakın olunca, söylenecek sözlerb, dar yapılacak hareketler, takınılacak tavırlar ve yüz ifadelsj de sözün tesirini arttırırdı. Bir insan, lisan-ı hâlinin yam sm lisan-ı kâli ile de konuşabilmesi için ya fikrinin doğruluğunî inanmalı, ya da muhatabının itiraz edemeyeceği bir söz kullanmalı idi.
Ben ikinci yolu seçtim.
“Bu vazifenin istinat ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yal nız ihlâs ve sadakat ve tesanüt sıfatlarına tam sahip olanbiı kısım şakirtlerdir. Ne kadar az da olsalar, manen bir orduka dar kuvvetli ve kıymetli
SÖZ zaten mukni idi. Onu Said Nursî’nin söylediğini öğrenince daha da mutmain oldu. Manevî ordu tabirim kendi kendine birkaç sefer tekrarlayarak sözü daha iyi anlaraaü çalıştı. Sonunda bir kaşık yoğurdun bir kazan sütü mayalayabileceği kanaatine varınca rahatladı.
Allah Bize Yeter \ 199
3ir süre önüne bakarak düşündü. Kalkmak için hareketlendiği sırada aklına yeni bir şey takılmış gibi durdu. Yüz l,atlan pek seçilmese de hareketlerinden, endişe ifadelerinin ,^killencliği belliydi. Zaten sorduğu soru da onu gösteriyordu.
“Ya engelleme çabalan?”
“Artarak devam edecek.”
“Kim engellemeye çalışacak?”
“Deccal ve avenesi.”
“Nasıl yapacaklar?”
“Fitne çıkararak.”
“Fitne manevî bir orduya mukavemet edecek kadar dehşetli mi?”
“Deccal fitnesinin öyle olduğu anlaşılıyor.”
“Nereden anlaşılıyor?”
“Peygamber Efendimizin (asın) ‘Adem Aleyhisselâmın yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar Deccal fitnesinden daha büyük bir fitne yoktur.’ hadis-i şerifinden.”
“Hafazanallah.”
Hadis-i şerifin işaret ettiği deccal fitnesinin dehşeti karşısında Allah’a sığınma hissini ifade eden bu kelimeyi söylerken gayriihtiyarî ürperen arkadaşım, ürkek bir nazarla bana baktı. Benim yüzüm de onunkine benzer bir hâl almış olmalı ki bakışlarını hemen kaçırdı ve doğruldu.
Deccal fitnesinin zuhur ettiği zamanda yaşamanın dehşetini, manzaranın letafeti ile dağıtmak maksadıyla yerimden kalkmadım. Denize doğru dönerek deccal, fitne tabirlerinin
baharat fiyatları sundu..