baharat fiyatları ile allah bize yeter784 bugün güzel bilgieri yazn baharat fiyatları dediki Ben baharat kokulu sıcak buharın gözlük camlarını buğu-Ijndımıasına aldırmadan üzerine eğilip kaşıklamaya başlarını. Arkadaşımsa karnını doyurmaktan ziyade çorbanın ta-jını damağında hissetmek istercesine sakin hareketlerle bir-kaşık aldıktan sonra arkasına yaslandı.
“Çorbayı yiyişin iştahımı açtı.”
“Kapalı mıydı ki zaten?”
“Açıktı ama yine de iştahlı yiyişine imrendim.”
“İyi ki buradan geçmişiz. Açlıktan ölecekmişiz meğer.”
“Kolay değil. Sabah erken kalkmıştık, gecenin şu vakti olmuş hâlâ ayaktayız.”
“Olsun. Acıktık, yorulduk ama geceli gündüzlü güzel bir tenezzüh zamanı yaşadık.”
“Ah bir de şu Deccal fitnesini hatırlamasaydık.”
“Ne yapalım, o da hayatın gerçeği.”
Ben bunu söyleyince durdu. Fitnenin, hayatın gerçeği olduğunu kabul etmek istemiyormuş gibi bir tavır takındı. Elindeki ekmeği sepete koydu, kaşığı tabağın kenarına dayadı. Dirseklerini masaya bastırıp parmaklarını kenetleyerek bana baktı.
“Hakikate dayanmadığı, hatta savaş açtığı hâlde nasıl bu kadar güçlü olabilir?
“İhlâs şerde de olsa netice verir.”
“Ölümünden bu kadar zaman sonra bile mi?”
“0 bir şahıs değil, şahs-ı manevî.”
“0 ölüp gittiği halde, insanları ona bağlayan sır ne?” “Cemaat kuvvetiyle hareket etmeleri.”
202/Allah Bize Yeter
“Cemaat tabirini öyle menhus bir hareket için hislerime ağır geliyor.”
“Ağır da gelse gerçek.”
“Bu hususta Üstad ne diyor?”
“Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat manı olduğu cihetle, cemiyet ve komitecilik mayesiylej^. şahs-ı manevî ve bir ruh-u habis olmuş; Müslüman âlemiı, deki vicdan-ı umumiyi ve kalb-i külliyi bozuyor. Avamın tai lidî olan itikatlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyiy, tıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan an’ane ile gelen hissiyat., mütevâriseyi yandırıyor.’ diyor.”
“Demek ki onlar da cemiyeti mayalayarak kendileıin benzetmeye çalışıyorlar.”
“Cemaat olmak onu gerektiriyor.”
“İnsanlık için büyük bir tehlike.”
“İnsanlık için de, insanlar için de."
“İnsanların yalnız dünyalarını değil, ahiretlerini de yakı-cak kadar dehşetli.”
“Çokları bilerek ve isteyerek kendini o ateşe atıyor."
“İnsanlar bu tehlikenin farkında değil mi?
“Ekseriyeti değil.”
“Her şey bu kadar alenî iken nasıl olmazlar?”
“Çünkü bütün mekteplerde, dairelerde ve bazı gazeteleı-de, sanat çevrelerinde o ölmüş dehşetli adamın muhabto telkin ediliyor.”
«Onların hepsi bu tehlikenin farkındadır."
“Meden o adamın mahiyetini anlatmıyorlar?”
“Kimini imkânla, iltifatla, makamla kandırıyorlar, kimini tehdit ederek sustuaıyorlar.”
“Ya kanmayanlar ve susmayanlar?”
“Onlara da ağır bedeller ödetiyorlar,”
“Netice ağır bedel ödemeye değer mi?”
“Üstad, ‘Onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kad hüccetler gösteren ve ispat eden Risale-i Nur geçmesi, kemal-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur.’ diyor.”
“Demek ki değiyormuş.”
“Değmese o, onca bedel ödemezdi.”
“En ağır bedeli o ödedi değil mi?”
“Bazen, ‘Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü terdh ettim.’ diyecek kadar.”
“Ama yine de Deccal’ın karşısındaki dik duruşunu değiştirmedi.”
“Değiştirmedi.”
“Talebeleri de ağır bedeller ödediler.”
“Ödediler.”
“Onun gibi dik duranlar hâlâ ödüyorlar.”
“Ödüyorlar.”
“Gerekirse yine ödeyecekler.”
“Ödeyecekler.”
204 / Allah Bize Yeter
“Bu asil duruş nesiller boyu devam edecek.”
“Edecek.”
“Zerde alır mısınız efendim?”
Şaşırdık. Şaşkınlığımız hem soruya, hem dalgınlığımızayd Kendimizi konuştuğumuz mevzunun heyecanına iyice ^ tırmış olmalıyız ki, garsonun yanımıza ne zaman geldiği^j ne kadar beklediğini fark etmemiştik.
Garson, arkadaşımla aramızda konuştuğumuz mevzu hal;, kında bilgisi olmadığı ve muhtemelen söylediklerimizdenbiı şey anlamadığı için işinin gereğini yaparak gelip o soni)u sormuştu.
İman, Kur’ân davasının muzaffer olması ve Risale-i Nurla, rın intişar etmesi için ağır bedeller ödemek gerektiğini konuştuğumuz sırada, böyle mükâfat gibi bir teklif gelince garsona bakarak gülmekten kendimizi alamadık.
Garson, durup dururken gülüşmemize mana veremeyip mahcup bir tavırla geri gitmeye hazırlanırken durmasını iya-ret ettik. Gülmemizin onunla bir ilgisinin olmadığını söyleyerek gönlünü aldıktan sonra zerde tatlılarının siparişlerini verdik.
O gidince bedel ödeme hususuna tekrar dönmek istediysek de eski havayı bulamayınca vazgeçtik. İşkembe çorbası ile zerde tatlısı arasında damak tadı açısından nasıl bir ilgimn olduğunu anlamaya çalışırken tatlılar gelince nazarî sohbet fiilî bir hâl aldı.
Ben daha yarılamadan arkadaşım kâseyi bitirdi. Kaşıkladı bini iyice sıyırdı. İşkembeden sonra zerdenin çok iyi geldiğini söyleyerek bir tane daha istedi. Ben her şeyi tadında kıvamında bırakmayı sevdiğimden aldığım her kaşığı sindiK
Allah Bize Yeter \ 205
.jtıdire yerken o ikinci kâseyi de bitirdi ve peçete ile ağzını jjlip arkasına yaslandı.
“Geziyi burada noktalayalım mı?”
“Hayır, taçlandıralım.”
“Nerede?”
“Eyüp Sultan’da.”
“Gecenin bu vaktinde mi?”
“Tenezzüh zamanının gecesi gündüzü olmaz.”
“Neyle taçlandıracağız?”
“İbadet, tezekkür ve tefekkürle...”
“Neyle gideceğiz?”
“Hele bir yola çıkalım, düşünürüz.”
“Yolumuz uzun.”
“Yolumuz uzun ama zamanımız da var.”
“Ben kalkıyorum.”
“Ben de geliyorum.”
Teklifi yaparken onun kabul etmeme ihtimalini nazarı-ı itibara alarak söyleyip geçmiştim. Onun benden daha istekli re heyecanlı olduğunu görünce, isabetli bir teklif yaptığımı düşündüm. O, Eyüp Sultan adını duyduğu anda hareketlendiği bana da onu takip etmek kaldı.
Önceki gezilerimizde güzergâhımız belli, hedefimiz meçhuldü. Bu seferse hedefimiz belli güzergâhımız meçhul olduğundan çorbacıdan çıkınca rasgele yürüdük. Pertevniyal Valide Sultan Camii’nin yanına gelince, o zamana kadar baktığımız yerlerin pek farkında olmadığımızı anladık.
206 / Allah Bize Yeter
Şimdi ise niçin nereye baktığımızın farkındaydıi^ mızda, yekpare taştan oyularak yapılmışçasına heryçfj ■ ile işlenmiş mükemmel bir mabet duruyordu. Biz daha defalarca gördüğümüz, içinde namaz kılıp bahçesinde lendiğimiz hâlde camiyi ilk defa görüyormuş gibi haz ai uzun sure seyrettik.
Hedefimizi hatırlamasak, orada sabahlayabiHrdik. önj, müzde uzun bir tenezzüh menzilinin bizi beklediğini bildj^ mizden, o murassa sanat eserinden zoraki de olsa nazannu;, ayırdık.
Bozdoğan Kemeri önümüze dikilip yolumuzu kesinceye kadar, zihnimizi süsleyen murassa ve müzeyyen sanat tablo-lannı tahayyül ettik. Kemer gördüğümüz anda muhayyile, mizde kendisine yer açacak kadar muazzam olduğundan o zaman da onu seyre daldık.
Temeli ve direkleri Bizanslılara, kemerleri ve künkleri OsmanlIlara ait olan Bozdoğan Kemeri’nin altından geçerken, yosun kokulu suyun tarih ve medeniyetle birlikte gürül gürül aktığını hissettik. Belki de o akış hiç durmadığı için Âsiıâ ne’nin her yerinin, günün her vakti tenezzüh ehli insanların bütün hasselerini tatmin ettiğine şahit olduk.
Biraz ileride Haliç’in varlığını bildiğimizden güzergâh olarak Âsitâne kıyılarını seçtik. Haliç’in iki yakasını birbirine bağlayan Unkapanı Köprüsü herhangi bir sanat inceliği taşımadığı için dikkatimizi çekmedi. Biz de durgun su ile suskun kıyının buluşma hattında bir süre onların hâlleri ile hallenerek yürüdük.
Güzergâhımız üzerinde bizi sükûnet dünyasına davet eden pek çok tarihî eser ve tabii güzellik vardı. Tersane, Kasımpaşa ve Beyoğlu taraflarındaki ışık karmaşası durgun suya
Allah Bize Yeter \ 207
^j^jederek renkli bir ışık akışı meydana getirdiğini için Cibali j5İ(elesi’nin yanındaki banka oturup Pera’nın inikâslarını sey-^derek dinlendik.
Kalktıktan sonra, iki yakanın gece manzarasını da kaçır-istemedik. Ayakapı, Fener, Bulgar Kilisesi, Balat, Ayvan-jjray kıyılarını takip ederek fetih şehidi Sahabelerin diyarına geldik ve uzun uzun Hicaz havası soluduk.
Ondan sonraki güzergâhımızı Sahabe kabirleri tayin etti. Balat Surları’nın dibindeki ve Yavedud Caddesi’ndeki türbeleri tek tek ziyaret edip mhlarına Fatihalar bağışlayarak manevî himmetlerine sığındık.
Artık hedefimiz de, güzergâhımız da belli idi. Eyüp Sultan muhitine abdestli girmek için Hatice Sultan Çeşmesi’nin gümüş kumalarından gürül gürül akan billur suların, mehtap renkli mermer yalaklann ince oluklarından şırıl şırıl akmasım umarak hızlandık. Orada suskun çeşme, kırık kurnalar ve kuru yalaklarla karşılaşınca, ecdadın himmeti ile iftihar ederken, zamane idarecilerinin ihmalkârlıklarına hayıflandık.
Yolumuz üzerindeki Cezerî Kasım Paşa Camii ve Zal Mahmut Paşa Külliyesi şadırvanları ile aramıza da yüksek taş duvarlar, dökme demir korkuluklar, kapalı kapılar girdiği için ancak Eyüp Sultan Külliyesi’nin bahçesinde suya kavuşabildik.
Huzura çıkış hazırlıklarını yapıp Ebu Eyüp el-Ensarî Haz-retleri’nin türbesine girmek isteyince gördük külliyenin dış avlusunun kapısının önünde, ekseriyeti şehir dışından gelen ve aralarında kadınların, çocukların da olduğu bir yığın insanın beklediğini.
İnsanların gözlerindeki sevinç ışığı ve yüzlerindeki sürür hatları ile birlikte; hâllerindeki yorgunluk, tavırlarındaki
«iz orada «eklemek yerVı-ve, camirvm Vxaz\resVrvOı v leri ve etraftaki türbeleri ziyaret edi-p davar\aı:x.^ ruitlarına Fatiltalar bağışlayarak. değerlendirüVk zaraa^^'^^ makamırıda sabab ezanı oknnmaya Vtaşlanütğırvüa,^^^^ kalkmış ve toprağın altı ile üstü Vtaynaşmış ğıVı'vyüı.
Ervahla birlikte eda ettik sabab namazım. üe^Vttavv teakip Hazret-i Eyüp el-Ensatâ’nln tnezarı bvıVütıüü^ •ja.vto^ dikilen çınar ağacının altında biz de berkesle bitVıVte e\ hocanın yaptığı düaya âtnin dedik.
Türbeye girince sedef parmakbkVat "ve gütcvü^ konanan, altın sim işlemeli siyaVt atlas örtülü aVtşav nın karşısında tazimle dürarak TratiVıa oküyüy> >oaş\a^e^<^,î5^ berimiz Casm^ sair peygamherler, SaVtalaeler ve üravıa^:., imanın ruhlarına Vaağışladık..
Kabrin ayak.ucunda\ci VLuytınvvn V.ap'ağıttv, Vvaîoû. %\ı -îıKim smdan, rutubetten kommaVL tçvn yapti-an deV^İTÂb gördük. İznik ve KütaVıya’da tiArkıe vc;tn Vınsnsı o\aı?JkNi-i çinilere elimizi sürüp, ayet Vtadıvs \\at\at\rw oVvırcva>^a< Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes 'E.mauetVet \:>ö\ütwöi tirilen Nakş-ı Kadem-\ Peyg,am\öetv’y'v temaca edet^ mizi tamamladık.
Buraya kadar gelmişken 'Eyüp Sv\\X.an 'Eaîov yaret etmeden gitmek oYmazdv. \3vtVvaşa şaheseri sayılabilecek mezat X.aş\at\ *v\e duvarları kesme, zemVm kırma X.a^ dö^e\\^
Rehgüzân sülün endam\\ seYv\\et Ne çevrili berzah hattında gıdetken, esVâVe mezar taşlarının şe\d\\ettne
Allah Bize Yeter \ 209
j^iyr Talebelerinin medfun bulunduğu yere geldik ve ziyaret dabına riayet ederek mezarları tek tek dolaştık.
Mermer mezarların arasından geçip tepeye çıkarak dereye 5akan yüksek bir yere oturduğumuz zaman iyice yomlduğu-0ZU hissettik. Orada güneşin ilk ışıkları Âsitâne’nin altın jlenılerini parlatıncaya kadar tezekkürle ve tefekkürle meşgul olduk.
Tefekkür ufkumuzu Onuncu Rica şekillendirdiği için hissimiz nazarımızın peşine katılarak İstanbul’la kabristan arasında defalarca gidip geldi. Mezkûr bahisteki sinema teşbihinden olsa gerek, muhayyilemizin beyaz perdesinde kabris-lanın ve İstanbul’un sakinleri birlikte arz-ı endam eylediler.
0 zaman, bir vakitler orada Said Nursî’nin kalbine ihtar edilen “Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İs-(anbul’u buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîr’in hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın.” cümlelerinin sonundaki ifadeler yorgun bedenimizi, durgun dimağımızı ve mahmur hayallerimizi harekete geçirmeye yetti.
“Sen de gideceksin.”
Üstad muhatabına böyle sesleniyordu o tabirde. O hitabın ihtanyla kalktık, İslâmbey Mahallesi’nin Haliç’e bakan bütün tepelerini, yamaçlarını dolduran koca kabristana bir daha baktık ve “içinde yüz İstanbul bulunan” mezarlığa, İstanbul şairinin mısraları ile veda ettik:
“Müteselliyatın, mes’ut ölüler!
Uhrevî Eyüp’te, loş Üsküdar’da Müteselli yatın mes’ut ölüler!
Göksu ’nun aktığı yeşil Hisar’da.
o günlerde koptu mevlit fırtınası.
Aslında mevlit kelimesi; önüne çıkan her şeyi yıkan, deviren, savuran, sürükleyen şiddetli fırtınalardan ziyade; ruhu saran güzel, tatlı, hoş ılık bir meltem esintisini tedai ettirirdi insana.
Zira Milâdî 571 yılında, Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi, arştan arza doğru esen o manevî meltem, geçtiği yerlere nuranî izler bırakıp girdiği gönüllerde Muhabbet-i Muham-mediyeye zemin izhar ederek âlemi onun (asm) nuru ile nurlandırmıştı.
Bu cennet rayihalı muhabbet meltemi, mü’minlerin dillerini dua, niyaz, salât, selâm hisleriyle lerzeye getirirken; âlimler, zahitler, şairler, yazarlar ruhlarında coşan ilham ve ihtizaz hâllerini mevlit şeklinde terennüm etme gayreti içine girmişlerdi.
Mesnevî, kaside, gazel, koşma, İlâhî, nefes, deme gibi nazım şekillerinde yazılan mevlitler, mahir bestekârlar tarafından çeşitli makamlarda bestelenip mevlithanlarca icra edildikçe devletten, milletten takdir görmüş, cemiyetin ilgisine mazhar olmuş ve sanata aşina, muhabbete müheyya insanlar için manevî bir cazibe merkezi hâline gelmişti.
Peygamber Efendimizin (asm) dünyaya teşrif ettikleri mevlit gecesi, İslâm âleminde ilk defa Mısır’da Fatımiler devrinde
gecelerinde resmî tören yapmamışlardı. Fakat medreseli tekkelerde devlet ricalinin, ümeranın, ulemanın, meşayjj,j ve ahalinin de iştiraki ile yapılan dinî merasimler asırlar ^ herkesi memnun ve mesrur etmişti.
Önceleri münhasıran mevlit gecelerinde yaşanan bu u|,,. evî şehrayin, Süleyman Çelebi’nin yazdığı Vesiletii’n-Necjj isimli mevlit sayesinde halk mabeyninde mâkes bulmuş ve zamanla doğum, sünnet, nişan, düğün, uğurlama, karşılamj törenlerinde ölüm hadiselerinin muayyen günlerinde de ya-pılmaya başlanınca manevî hayatın renkli, ahenkli safhala-nndan biri olmuştu.
Mevlit melteminin hareketlendirdiği bu uhrevî iklim, ta-gutların zuhur edip taunlara başladıkları zamana kadar memleketin manevî havasını ısıtmaya, ışıtmaya ve aydınlatmaya devam etmişti.
Devleti milleti saran beşerî zaaflardan ve İçtimaî sıkıntılardan istifade ederek devletin idaresini ele geçiren tağutlaı, manevî hayatın can damarı hükmündeki medreseleri, tekkeleri, zaviyeleri kapatıp Kur’ân-ı Kerim’i yasaklayarak ezanı Muhammediyi değiştirmişlerdi.
Bu yüzden o muhabbet meltemi asıl mekânı olan gönüllere çekilmiş, insanlar da evlerinde komşuları ile bir araya gelip gizli gizli mevlit okutarak dinî bağlarını korumaya çalışmışlardı.
Şeair-i İslâmiyeyi tahrip eden tağutlar imanın erkâna ye başlayınca Said Nursî Risale-i Nurları telif ederek saldınlaf^
Allah Bize Yeter \ 215
(çekmiş, her türlü baskıyı, zulmü göze alan talebeleri de j^j^^leleri yazıp okuyarak ve dağıtarak tağut saldınlanna mu-|,jbele etmişlerdi.
[tevlit merasimlerine de bir şeair-i İslâmiye nazarı ile ba-Ijjd Nur Talebeleri insanları mevlit vesilesi ile de olsa ibadet ^laksadıyla evlerde, camilerde bir araya gelmeye teşvik et-(iıişler, bu vesile ile dinî yaşayışın İçtimaî hayatta yeniden müessir olmasını sağlamaya çalışmışlardı.
[yievlit merasimlerini zamanla camilerden meydanlara, kırlara taşımışlar; İsparta’da, Van’da, Urfa’da Bediüzzaman adılca mevlitler tertip ederek memleketin değişik yerlerinden gelen kardeşleri ile tanışma, konuşup görüşme imkânı bulmuşlardı.
Memleketin farklı bölgelerinde tertiplenen mevlit merasimlerinden maksat;baharat fiyatları şarkla garbı kaynaştırarak hem cemaatin birbirini tanımasını sağlamak, hem de ırkçılık fitnesinin işlemesine fırsat vermemekti.
Anadolu’nun batısında yaşayanlar Van mevlidine, doğusunda yaşayanlar, İsparta mevlidine kuzeyinde yaşayanlar Urfa mevlidine iştirak ettikleri ve günlerce birbirlerinde mi-.safır kaldıkları, yiyip içtikleri, konuşup görüştüklerinde bazı güç kaynaklarının körüklemeye çalıştıkları Türk-Kürt ayırımı fiilen ortadan kalkardı.
Milletin birliğini, bütünlüğünü sağlamakta zorluk çeken devletin, böyle bir harekete hahişle destek vermesi gerektiği halde, 1967 yılında Van’da tertip edilen mevlit sırasında baskın yapılmış ve on beş Nur Talebesi tevkif edilip yedi ay kadar hapishanede yatmıştı.
Buna rağmen Nurcular kararlarından vazgeçmemişler ve müteakip yıllarda da aynı yerlerde mevlit tertip etmişlerdi.
Seksen ihtilâlinden sonra İsparta ve Van mevlitlerin^
pılmaması, her sene Ramazan ayının yirmi yedisinde ten edilen Urfa mevlidinin de mahalline münhasır kalması cenj at için eksiklik, cemiyet için de büyük bir kayıptı.
Bunu fark eden Nur cemaati, ilk zamanlar oralarda mevlij okutmak için müracaat etmişti. İhtilâlciler mevlidin yapılıp, sına müsaade etmek bir yana, “İzin vermiyomz.” demeklede iktifa etmemişler, Bediüzzaman mevlidi tertipleme talebini isyan teşebbüsü telakki etmişler müteşebbis Raif Zemekli'y tutuklayarak Diyarbakır’da hapse atmışlardı.
Seksenli yıllann ikinci yarısında kendi içinde meydana gelen bazı hadiselerle meşgul olan Yeni Asya Grubu; doksanlı yıllara dogm kendini biraz toparlayınca Nur hareketinin ana gövdesi olarak görülmekten gelen mesuliyet hissinin de tesiriyle harekete geçti.
İlk olarak Said Nursî’nin vefatının otuzuncu yılına tekabül eden 25 Mart 1990 tarihinde İstanbul’daki Lunapark Gazinosu salonunda Bediüzzaman’ı Anma Toplantısı tertip etti. Bastırdığı davetiyeleri aralarında başbakan, bakanlar, milletvekilleri, üst düzey bürokratlar, vali, emniyet müdürtı gibi makamların da bulunduğu resmî dairelere gönderdiler,
Valiliğe, emniyet müdürlüğüne, belediyeye izin için müracaat edildi. Oralardan herhangi bir cevap gelmeyince kanunlarda öyle bir yasağın olmadığı düşünülerek İstanbul caddeleri Bediüzzaman afişleri ile donatıldı.
